| |||||||
|
| |||||||
HABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
YENİ BİR YILA GİRERKEN
Dileriz ki, 2011 "Geleceğin parlak ufkundan bir güneş gibi doğacak Türkiye" umutlarının yeşereceği yıl olsun ! YENİ BİR YILA GİRERKEN Değerli yurttaşlar, Yeni bir yıla girdik; ama pek de olumlu yönde değişen yeni bir şey yok hayatımızda.. 2011'e yüzde 64 ü kamunun (merkezi hükumet ve belediyeler) ve yüzde 36 sı özel sektörün (bankalar) olmak üzere 500 milyar dolar borçla giren bir ülkenin yurttaşlarıyız.. yıllık ortalama gelirimizin yüzde 78 i kadar, yani adam başı 6200 dolar borcumuz var.. Hepimize hayırlı olsun!.. Atalarımız "borç yiyen kesesinden yer" demişler, diye biliyorduk, meğer öyle değilmiş; 'böyyük' devlet yöneticilerimiz "Borç yiğidin kamçısıdır" dediler; ha vire borç aldılar. borç..borç.. Yani ne kadar borçlanırsak o kadar "yiğit" oluyoruz bu kafaya göre. "Bizden daha borçlu durumda ülkeler de var" diyerek avunabiliriz ama, o ülkelerin hiç biri bizim gibi, kendi ülke topraklarını ve kritik yaşam kaynaklarını ipotek ettirerek borçlanmış değil. örneğin %100 grek (yunan) sermayesinin sahip olduğu bir banka Trakya'nın verimli tarım arazilerinin büyük bir bölümünü ipotek altına almış durumda. Gurur verici hiç bir konuda ilk ona giremeyen Türkiye (bir iki spor başarısı haricinde) gelirine oranla borç yükü fazla olan büyük ülkeler arasında ilk 10 ülke içerisine girmiş durumdadır.. Fert başına milli gelir, sosyal adalet, ortalama yaşam süresi, çevre, sağlık, güvenlik, sanat bilim ve teknolojideki performans, üretim, vs. bir çok konu gözönüne alınarak hesaplanan insani gelişmişlik indeksine (HDI) göre yapılan "gelişmişlik sıralamasında" ülkemiz 120 ülke arasında 83.üncü sırada.. Bilim ve teknolojideki durumumuz hiç de iç açıcı değil. En iyi Üniversitemiz dünyadaki 2 bin Üniversite arasında ancak 400 üncü sırada.. İthalata dayalı bir ihracat rejimi var.. yani ihracattaki artış oranından daha fazla ithalattaki artış nedeniyle cari açık büyümektedir.. (ihracat ve ithalatın toplamına ekonomik büyüklük dendiği için ithalat (borçlar) arttıkça ekonomimiz büyümüş sayılıyor.. Yediğimiz 6 ekmekten birini yurt dışından alır hale geldik. Dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz. Gelir dağılımındaki adaletsizlik gittikçe daha vahim bir hal almaktadır; 10 yıl öncesine kadar 0,40 olan Gini sayısı 0,43 e yükselmiş durumdadır. Halkın yüzde 10 u açlık sınırında, yani fert başına günlük 5 doların altında bir gelirle yaşıyor. Borçlarımızın yaklaşık 40 milyar dolar tutan yıllık faizini ödeyebilmek için de yine borç alıyoruz.. Güya bu kısır döngüden kurtulmak adına yapılan özelleştirmeler de derde deva olmaktan çok uzak. Tam tersine, son 8 yıl içerisinde, inadına da verimli ve kârlı olan kurumlar öncelikli olmak üzere, Cumhuriyetten bu yana tüm kazanımlarımız ve tüm ekonomik varlıklarımız, (madenler, ormanlar, sular, sanayi kuruluşları, limanlar, bankalar, iletişim, ulaşım, enerji vs...) elde ne varsa "özelleştirme" adı altında 50 milyar dolar gibi komik bir rakama satıldı, savuruldu. Devlet memurlarının 1-2 yıllık maaşı kadar olan bu para tüm borcumuzun onda birini bile karşılamıyor. öyleyse sormak gerekir, neden bu inadına özelLEŞtirmeler?.. "batan geminin malları" hesabı yabancılara peşkeş çekmeler? Amaç ülkeyi sıfırlamak mı?? Nüfus sayısında oynamalar yapılarak, yapay bir şekilde fert başına gelirin yüksek rakamlara çıkartıldığı ve aslında ekonominin yarısının kayıt dışı olduğu hemen herkes tarafından bilinen bir gerçek.. fert başına ortalama gelir 2011 içinde azami 8 bin dolar/yıl düzeylerinde, yani dünya ortalaması kadar olacaktır. 8000 dolar gelir, 6200 dolar borç. Mutlaka ulusal üretimi artırmalı ve en önemlisi savurganlığı önleyip tutumlu yaşamalıyız. Aksi takdirde, adam başı günlük 5 dolarla yaşamımızı açlık sınırında sürdürmek durumunda kalacağız ya da, yine ulusal kaynaklarımızın yok pahasına elden çıkarılması ve yeni borçlar gündeme gelecektir. 2011 de nüfusumuz 80,8 milyon, ortalama yaşam süremiz 64 yıl olacak.. yani emekliye ayrılma yaşında ölüyor ortalama vatandaşımız. Bu yıl nüfus artış hızımız biraz daha azalarak binde 14,3 olacak. Nüfus artışı, özellikle de bölgeler arası dengesiz nüfus artışı, sosyo-ekonomik problemler yumağını gittikçe çözümsüz hale getiren faktörlerden biridir. Halk yığınlarını oy deposu olarak gören sorumsuz politikacıların nüfus artışını dizginleyecek önlemler almak yerine, oy sayısını artırmak amacıyla teşvik edici söylemlerde bulunmaları kaygı vericidir. Nüfusun yüzde 20 lik bir bölümünde kadın başına çocuk sayısı 4-5 , yıllık nüfus artış hızı binde 30 ve nüfusun yüzde 60 lık geniş bölümünde çocuk sayısı 3, yıllık nüfus artış hızı binde 17 iken, nüfusumuzun geri kalan yüzde 20 lik kesiminde çocuk sayısı 1-2 ve yıllık nüfus azalması binde 9 dur. (Türkiye genelindeki 16 milyon ailede kadın başına çocuk sayısı 2,97 ve yıllık nüfus artış hızı binde 14,3 tür) 2011 yılı ortalarında Ülke genelinde seçim var. Türkiye, 5 yıllığına 550 milletvekilini seçecek; daha doğrusu seçtiğini varsayacak.. Zaten halkın yaklaşık üçte biri seçimleri umursamaz görünüyor. 2007 seçiminde ve 2010 halk oylamasında olduğu gibi, 2011 seçiminde de katılım oranı yine yüzde 70 ler düzeyinde olursa yaklaşık 55 milyon olan toplam seçmenden muhtemelen 39-40 milyon civarında seçmen 2011 de oy kullanacak demektir.. 2007 Genel seçiminde ve son referandumda sandığa gitmeyen %29 oranındaki seçmenin mutlaka harekete geçirilmesi gerekiyor. Bu 29 un en az 10 'u prensipte laiklikten ve çağdaş Cumhuriyetten yana, ancak yılgın, kırgın, dargın, biraz da tatillerini bırakıp oy kullanmaya gitmeyen "ehl-i keyf takımı" insanlar.. çoğunlukla emekliler ve öğrenciler. Bunların oylarını kullanmayışı (ki bir anlamda kendine yakın olan partiyi boykot ve beğenmediği partiye oy vermek anlamına gelir) yaklaşık 60 milletvekili kaybı demektir. Seçime katılımın önemli bir yurttaşlık görevi olduğunu unutmamak, ülkenin geleceği konusunda yurttaş düşüncesinin somut ifadesi demek olan oy'u kullanmak gerekir. Demokrasi içinde kalınarak iktidar olabilmek için dünyanın her yerinde mutlaka seçmen çoğunluğunun oylarını almak gerekiyor. Ancak dünyanın hiç bir yerinde görülmeyen, çarpık bir mantıkla kurgulanmış, adil olmayan, garip bir seçim yasamız var. Bu yasa seçmen oylarının 1/3 ünü alan bir partiye Mecliste 2/3 çoğunluk verebiliyor.. 55 milyon seçmenle 550 milletvekili seçilecekse, kabaca her yüzbin seçmen için bir milletvekili hesabıyla hareket edilmesi gerekir mantıken, oysa durum böyle değil; 1982 anayasasının ürünü bir seçim yasasıyla ağırlıklı olarak batı Anadolu'da ve büyük şehirlerde yaşayan milyonlarca yurttaş haksızlığa uğratılıyor; örneğin, Ankara'da 150 bin kişi bir milletvekili çıkarırken, Doğudaki bazı illerde 30 bin kişi bir milletvekili çıkarabiliyor.. mesele artık "profesörün oyu ile çobanın oyu eşit midir? " meselesi değil, tam tersine "beş profesörün oyunun bir çobanın oyuna eşit tutulması" meselesidir.. Yıllardır devam eden bu adaletsiz seçim sistemi ile 2011 de seçime gidiyor Türkiye; seçim sonucunun adil olamayacağını peşinen söyleyebiliriz. Muhalefet partileri ne düşünüyorlar bilmiyoruz, ama iktidarı mutlaka devralmak istiyorlarsa, kendi yandaşlarına gösteriş yapmayı ve kendi aralarında didişmeyi bir yana bırakıp, bir an evvel ve özellikle de kendilerine oy vermemiş kitlelere yönelmeleri gerekiyor.. Bunun yanında %10 seçim barajını aşması ihtimal dahilinde olmayan küçük partilerin, bir seferliğine de olsa, ülke yararını parti yararının önünde tutarak özverili davranış göstermeleri beklenir.. Dileriz ki, 2011 "Geleceğin parlak ufkundan bir güneş gibi doğacak Türkiye" umutlarının yeşereceği yıl olsun !... ADD Genel Merkezi Bu haber 309 defa okunmuştur.
|
||||||
|
Copyright © 2010 Atatürkçü Düşünce Derneği Bandırma Şubesi
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||